Oktay Sinanoğlu Ropörtajı: Salt Akıl Yetmiyor | Cumhuriyet, Yalçın Pekşen, 09 Ocak 1987

Paylaş:




Bir insan hem zeki olsun, hem yurt dışında okusun, sağa sola kayma riskinin en yüksek olduğu gençlik zamanlarında kendini bilime adasın ve dünyanın en genç profesörü olsun, bu kadar başarıya ve yurt dışı yaşamına rağmen Türkçülüğünü kaybetmesin. Türkçeye olan düşkünlüğü ve hassasiyeti senin benim gibi yüzlercesini cebinden çıkarsın. Ne diyeyim. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun inşallah.


Son okuduğum kitap olan Bye Bye Türkçe'nin röportajlar kısmı daha bir güzeldi. Röportajlar yıllara yayılmış olsa da ana ekseni hep Türkçe. Ropörtajların hepsi güzel ancak en beğendiklerimden birini paylaşmak istedim. Oktay Sinanoğlu'nun kısa hayat hikayesi ve görüşleri aktarılıyor. Röportaj 1987 yılında yapılmış ve Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanmış. Yazının tamamını paylaşmanın telif hakkı ihlali olduğunu biliyorum ancak telif sahiplerinin hoşgörülerine sığınıyorum. Yine de kaldırmamı isteyen olursa yorum kısmından veya sosyal medya üzerinden iletirseniz kaldırırım.




SALT AKIL YETMİYOR...
Cumhuriyet, Yalçın Pekşen, 09 Ocak 1987,
           
"İnsanın potansiyelini ortaya çıkarabilmesi için iç alemini de geliştirmesi lâzım... Akılla beraber gönlünü de geliştirmesi lâzım... İnsan aklı gönlünün emrinde olmalı...
            " Akıl, zekâ, üstün zekâ ve en sonunda deha... Bütün insanların imrendi ği, fakat çok azına kısmet olan bu farklılığın bir örneğini uzun süreden beri arıyordum. İlgili kaynaklar psikologlar, pedagoglar, yaşayan bir tek ad üzerinde birleşiyorlardı; ABD'nin Yale ve Hanvard Üniversitelerinde kimya profesörlüğü yapan Oktay Sinanoğlu... Sanatçı Esin Afşar'ın kardeşi olan Sinanoğlu geçen günlerde kısa bir Türkiye ziyareti yaptı. Afşar'ın yardımlarıyla kendisini buldum ve konuştum...
            - Sayın Oktay Sinanoğlu, Türkiye 'de bir dahi var mı? diye araştırdım... Konuya yakın kaynaklar sizin adınız üzerinde birleştiler. Başka bir isim ortaya çıkmadı. Gerçekten dahi misiniz efendim siz?
            - Valla, ne bileyim, çocukluğumdan beri böyle birtakım şeyler dolaşır?
            - Çocukluğunuzdan başlasak öyleyse... Nasıl başladı bu birtakım şeyler...
            - Beni 1. sınıftan alırlar, 5. sınıfa götürürlerdi. Ben ne olduğunu bile anlamazdım. Tahtaya kaldırırlar, 5. sınıfın matematik problemlerini çözdürürlerdi.
            - Çözebilir miydiniz?
            - Evet çözerdim.
            - Hiç matematik okumadan... Yani 1. sınıfı matematiğiyle... Nasıl çözerdiniz?
            - Bunu hiç bilmiyorum, ama çözerdim... Soruyu anlatırlardı, hemen çözerdim...
            - O zaman mı "dahi" dendi size...
            - Benim hiçbir zaman böyle bir iddiam olmadı... Ben böyle şeylere hiç aldırmam ve aldırmadım...
            Hoşuma giden şeyler...
            - Tabii sizin iddianız değil zaten bu... Ayna herkes öyle söylüyor...
            - Valla, şimdi ben daima hoşuma giden şeylerle uğraşmışımdır... ilkokuldan itibaren hep öyleydi... Ben ders çalışmazdım, ama hoşuma giden her mevzuda okurum, çalışırım, arada çıkar oyun oynarım, her türlü keyfi de ederim. Not kendiliğin den gelirdi...
            - Nasıl notlarınız?
            - Şöyle anlatayım... Liseden sonra Türk Eğitim Derneği'nin bursuyla Amerika ya gittim. Biraz da geç kalmıştık. Sömestrinin ortalarında girdim üniversiteye... İngilizce öğrenmiş tim, ama ben burada her şeyi Türkçe okumuştum, matematik falan.. Orada da ilk gün.. Daha ben yolculuk sersemiyim... O zaman yolculuk 36 saat sürüyor... İlk gün ilk derste cebirden imtihan vardı... Soruları yaptık... 100 mü 99 mu ne almışız... Millet afalladı, Yahu sen yeni girdin, nasıl oldu falan... Neyse bu geçti... Başka derslere giriyorum. Kimya,fizik... Bana çok kolay geliyor. Bir süre sonra dayanamadım, Beni daha yüksek sınıflara soysanız olmaz mı? Araştırma yapmak istiyorum falan dedim. Bana güldüler bunlar... İşte bir Türk oğlan gelmiş... 17 yaşında... Olur mu öyle şey falan... O zaman sene sonu imtihanlarını verseniz dediler bana... Daha okula girdiğimin ilk haftası... Hemen imtihana aldılar bizi ve biz sene sonu verilecek olan imtihandan gene 100 alınca ortalık birbirine girdi... Bir iki imtihan daha, beni pat diye üçüncü sınıfa aldılar... Büyük şaşkınlık yarattı bu...
            - Hiç olmamış mı böyle bir şey?
            - Olmamış... Kısacası ben 4 yıllık okulu 2 yılda bitirdim. Biz bunu bitirince M.I.T. gibi Amerika'nın en zor teknik üniversitesinden burs geldi... Her şeyi onlar karşılıyorlar... Master yapmak şartıyla...
            - Masteri ne kadar sürede tamamladınız?
            - 7 ayda...
            İki ayda doktora...
            - Normalde ne kadar sürer?
            - Normali 2 senedir... 1 seneden kısa olmaz... Biz bunu bitirdik, Kaliforniya Üniversitesi Berkeley'den gene şatafatlı bir burs geldi... Doktora... Ne bileyim 4 seneden 6 seneye kadar süren bir hikayedir... Temel bilim teorik kimyadan doktora yapıyoruz... Ben orada bir profesör buldum, şu konuda çalışmak istiyorum dedim. Yap dedi... Bir iki ay sonra bana rastladı... Yahu hiç görünmüyorsun... Duyduğuma göre kayağa gidiyormuş-sun hakikaten de gidiyordum. Kızdı bana... Ne yaptın dedi. O mevzuu bitirdim dedim. İnanmadı, götürdüm gösterdim... Aradan 15-20 gün geçti... Ben durumu sormak için profesöre git tim, "Sen doktoranı verdin" dediler... "Yahu yapmayın, daha ben bir şey öğrenemedim" falan... Zorla doktorayı verdiler... Bilim doktoru olmuşuz...
            - Hâlâ sizin aklınıza gelmiyor mu, bende bir farklılık var diye?
            - Valla gelmiyor, ama bir şeyler hissediyorum, çünkü bütün Amerika'da duyulmuş neredeyse bizim yaptığımız işler... Amerika'nın her yanından davetler geliyor. Uçak biletleri gön deriyorlar. Gel bizde konuşma yap falan... Gidiyorum konuşma yapıyorum. İlle buraya gel, sana şu kadar maaş. Daha ben kendimi talebe sanıyorum, onlar profesörlük teklif ediyorlar... Böylece Yale Üniversitesi'ne girdik hoca olarak
            - Kaç yaşındaydınız o zaman?
            -24...
            - Artık biraz şüphelenin kendinizden Oktay Bey... Ne oluyor yani. Bir Türk öğrenci, 24 yaşında Yale 'ye profesör oluyor...
            - Valla şüphelenmedim kesin... Gayet normal geliyor bu iş...
            - Peki hiç ölçme olmadı mı? IQ testi mesela...
            - Ölçme bir kere oldu. Bir yerde bir ders alıyorduk, pedagoji dersi.... Zekâ testi falan... Zekâ testinin iki kısmı vardır... Biri lâflarla olan şeyler.. Biri de resimler, şekillerle olan kısmı... Bu testin matematikle olan kısmından çok üstün bir şey almışım...
            Einstein düzeyinde...
            - Ne kadar meselâ?
            - Valla hatırlamıyorum ve utanıyorum da bunu söyleme ye, ama Einstein'lar falan düzeyinde çıktı... Yahu ben bu konuları konuşmaktan hoşlanmıyorum, ama siz soruyorsunuz...
            - Siz de biraz fazla mütevazı davranıyorsunuz... Peki efendim sonra ne oldu, profesörlükten sonra...
            - Bir vaveyla koptu... 100 senelik bilim tarihinde en genç profesör olarak rekor kırmışız... Time mecmuası "mucize profesör" diye yazdı... Newsweek'ts, New York Tımes’da sayfalardayız... Koca bir resim... Günlerce sürdü bu... Oradan Avrupa dergileri aldı. Der Spiegel'de falan çıktı... Kıyamet koptu sizin anlayacağınız...
            - Siz hâlâ yahu ne oluyor mu diyorsunuz?..
            - Ben bir şey demiyorum, ama şikâyetçiyim... Çalışmaya vakit kalmıyor... Binlerce davet... Ve bu iş senelerce sürdü. En nihayet ben yoruldum... Çünkü ben sessiz sedasız bir kimya teorisi geliştiriyordum... Dört başı mamur çalışmak için bir kenara çekilip çalışmam şart... Ama ben rock'n roll yıldızı gibi ora dan oraya koşuyorum... 1976 yılında kendimi bir inzivaya soktum. Dersimi veriyorum, ama diğer işlerden elimi ayağımı çek tim... Ne yapıyorsun diyorlar, söylemiyorum, Bu iş 80'e kadar sürdü.
            - Ne yapıyordunuz gerçekten...
            - Kimya'ya yeni bir sistem getirmeye çalışıyordum. Kimya ilminde sistem azdır, teori azdır. Formüller vardır. Bunlar ezberlenir... Ben yeni bir anahtar bulmaya çalışıyordum ki, bu anahtarla her kimyacı basit bir formülle tabiata olan kimya olaylarını önceden çıkartabilsin, anlayabilsin...
            Basit formül...
            - Bulabildiğiniz mi?
            - Önce oturdum 4 sene yeni bir matematiğini geliştirdim, işin.. Bu çalışmanın sonucunda tahmin ettiğim gibi... Çünkü bende bir içgüdü vardı ve bana bu işin basit bir formülü olacağım söylüyordu.. Gayet basit bir sonuç çıktı..
            - Bu basit formülü biz de anlayabilir miyiz?
            - Tabii çok basit..
(Oktay Sinanoğlu sözün burasında formülünü anlatmaya girişti., çok basit dediği bu formülün içinden benim aklımda sadece suyun formülünün H2O olduğu kaldı. Bunu da zaten daha önceden biliyordum. Sinanoğlu'nun 12 yaşında çocuğa bile öğretmek mümkün dediği formülünü hem köşemiz için çok uzun olduğu hem de anlaşılması kendisinin ileri sürdüğü kadar kolay olmadığı için buraya alamıyorum. Sadece söz konusu formülün bu yıl kimya dalında Nobel'e adaya olduğunu, ABD gazetelerinin kısa bir süre önce birinci sayfalarından verdiklerini açıklamakla yetinmek istiyorum.)
            - Oktay Bey iş hayatınızdaki bu başarılar özel yaşamınızı ne şekilde etkiledi?
            - İlk yıllardaki bu çok çabuk başarılar ve gördüğümüz ilgi, maddi durumun iyileşmesi.. Ne istediysem, hatta istemediysem önüme getirdi. Şimdi başkaları zanneder ki, ben mesut oldum.. Halbuki ben o sıralarda mesut değildim.. Gergin ve huysuzdum falan..
            - Halbuki kendi sorunlarınızı da rahatça çözmeniz lâzım.. Bu zekâyla..
            - Çözüyordum, ama bana çok büyük saadet vermiyordu.
            - Neye bağlıyorsunuz bunu siz?
            Akıl ve gönül
            - İnsanın iç alemi.. Gönül meselesi.. Batı akılcı, biz de akılcıyız tabii, ama akıldan öte insanın bir iç alemi var ki, insanın aklıyla yaptığı işlere de büyük etkisi var bunun.. Meselâ akılla matematik problemlerini çözüyoruz, ama bizi bunu yapmaya heveslendiren ne?
            - Bilmiyorum nedir?
            - İnsanın potansiyelini ortaya çıkarabilmesi için iç alemini de geliştirmesi lâzım.. Akılla beraber gönlünü de geliştirmesi lâzım.. İnsan huzura kavuşunca bu, beyin faaliyetini de arttırıyor.. Ve endişeler, vesveseler yerine yaratıcılığa verilecek daha çok enerjisi kalıyor..
            - Sağladınız mı o huzuru siz?..
            - Şöyle sağladım.. Bu işleri salt kendim için değil, bütün insanlık için, başkaları için yaptığım zaman o hem bir itici güç oluyor hem de huzur veri-yor. Yalnız olmadığını hissetmek, başkaları için çalışmak gerçek saadeti bu veriyor.
            - Peki Oktay Bey, bize kimya alın dışında dahiyane bir şey söyleyebilir misiniz?
            - Yapmayın.. Ama bir dakika.. Dahiyane mi, bilmen fakat ben şunu söyleyeceğim, salt akıl yetmiyor insan aklı gönlü nün emrinde olmalı...

Hiç yorum yok